Efes, Türkiye'deki onlarca antik kent içerisinde en etkileyici ve en ünlü olanı… M.Ö. 1000 yıllarında kurulmuş olan şehir, Küçük Menderes'in getirdiği alüvyonlar limanı doldurunca, Bülbül Dağı yamaçlarına taşınmış. Efes'in ününü borçlu olduğu Artemis Tapınağı'nın ilk yapıldığı zaman (M.Ö. 560 - 550) büyük bir olasılıkla deniz kıyısında olduğu düşünülüyor. Ama, şu anda antik kent kalıntıları bayağı içerde kalıyor.
Kısaca özetleyecek olursam, aslında Antik çağda Efes,
“Kaystros” vadisinden geçerek Asya'ya ulaşan büyük bir ticaret yolunun batıdaki başlangıç noktasıymış. Efes, tarih sahnesine M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında “Kimmer” saldırısı sırasında çıkmış. Sırasıyla Efes'i Lidya Krallığı, Persler, Sparta Krallığı, Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma Krallığı, Gotlar ve Selçuklular ele geçirmiş. Büyük İskender'in M.Ö. 333'te kenti almasıyla birlikte 50 yıl süren bir refah dönemi yaşanmaya başlanmış. En parlak döneminin başlangıcı ise; Helenistik dönemde olmuş ve Efes'in en parlak günleri… Augustos döneminde Efes, Roma'nın Asya eyaletindeki kentlerin en önemlisiymiş. M.Ö. 1. yüzyılda kent önemli bir ticaret merkezi halini almış. Efes ve meşhur Artemis tapınağı 262'de Gotlar tarafından yıkılmış. Kent bundan sonra bir daha eski görkemine ulaşamamış. Ortaçağ başlarında Efes, artık liman kenti olmaktan çıkmış ve bir düşüş içine girmiş. 1090 yılında Selçuklular tarafından fethedildiğinde bir süre sonra bir daha yaşanmamak üzere tamamen terkedilmiş.
Efes'in Kuruluş Efsanesini aktarayım. Her efsane gibi ilginç ama gizemli… Bu efsanenin dayandırıldığı kanıt ise;
Hadrianus Tapınağı girişindeki 3000 yıllık bir frizden yola çıkılarak, kuruluş kehanetinden şu şekilde söz ediliyor; Atina kralı Kodros'un cesur oğlu Androklos, Ege'nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı'nın kâhinlerine danışır. Kâhinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege'nin lacivert sularına yelken açar. Kaystros (Küçük Menderes) Nehri'nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verir. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken, çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehânet gerçekleşmiştir.Ve Buraya bir kent kurmaya karar verirler. O da EFES KENTİDİR.. İlginç değil mi efsanesi ,domuz balığı yutmasa Efes’ten mahrum kalacaktık :)))
Efesteki en favori yerlerimden biri olan
Büyük Tiyatro adı gibi kocaman 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük tiyatrosu. En gösterişli bölümü ise sahne yapısı. Maatesüf, günümüze sadece zemin katının sağlam olarak gelebildiği sahne, yapıldığında yüksekliği 18 m ‘yi bulan sütunlu, 3 katlı, niş, heykel ve kabartmalarla süslü zengin ve anıtsal bir görünümündeymiş. Oturma basamakları üç bölümlü. Oyunlar haricinde tiyatro, gladyatör ve hayvan dövüşlerinin ilgi gördüğü 3. ve 4. yüzyıllarda Arena gibi de kullanılmış. Hala şu hali ile bile inanın o görkemi size hissettiriyor. En tepedeki basamaklara kadar tırmanıp, yüzünüzü sahneye dönük oturarak şehri tepeden seyretmeniz şiddetle tavsiye olunur. İnanın yok böyle bir haşmet, böyle bir güzellik.
Artemis tapınağı için ne üzücü ki, hayal gücünüzü oldukça kullanmanız gerekiyor. Kalanlar yok denecek kadar az maatesüf. Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, Antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk tapınağı imiş. Büyüklüğü 105 x 50 m ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları gibi batıya dönükmüş. Anadolu'nun ana tanrıçası Kybele'nin Efes'e ne zaman geldiği, orada Artemis adıyla kültünün ne zaman başladığı ise bilinmiyor. Bununla birlikte inanışa göre, Kybele'nin çeşitli evreler geçirerek Efesli Artemis biçimine girdiği kabul ediliyor. Tapınakla ilgili günümüze pek az kalıntı ulaşmış. Yapılan araştırmalar tapınağın 127 sütunlu olduğunu, ön cephedeki 36 sütunun kabartmalarla bezeli olduğunu göstermekte. Bu güzel tapınak M.Ö. 356 yılında adının tarihe geçmesini isteyen Herostratos adlı bir akıl hastası tarafından ateşe verilmiş .Haksızda değilmiş hani, deliyi halen ben bile yazımda bahsetmeden geçemedim :)) Sedir ağacından kirişlerinin hemen alev alması, tapınağın çok kısa sürede çökmesine yol açmış. Ardından aynı plana sadık kalınarak yeni tapınağın inşasına başlanmış. Bir bilgiye göre ünlü coğrafya bilgini Strabon, bu antik tapınağın 7 kez yıkılıp, yeniden yapıldığını yazıyor. Kazılarda tapınağın ancak dört evresi ortaya çıkarabilmiş. Ama dediğim gibi şu anki durumu için bayağı bir hayal gücü gerekiyor:)

Yamaç Evler diye anılan ve ayrı bir bilet alınarak gezilen bölün UNICEF tarafından korunmaya alınarak yıllar süren bir calışma üzerine 2004’de açılan bir bölüm. Ama Efes'in yaşam şeklini anlamak, uygarlığı gelişimin yakalamak için görülmesi gereken bir bölüm.Teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyormuş. Evlerin tabanlarında mozaikler, duvarlarında mermer kaplama ve freskler bulunuyor. Ve görünce insanı hayrete düşürüyor, o dönem için düşünülen lüks medeniyete bence ışık tutuyor. Önce bu bölümün paralı olduğunu öğrenince kızıyor bilet aldım ya ne bileti ya, girmem o zaman tribine giriyorsunuz ama sakın atlamayın!O dönemin tuvalet sistemini görmek bile hayrete düşmenize yetiyor inanın... 4 bin metrekare üzerine kurulmuş evlerin ısıtma, soğutma sistemleri, salon, yemek ve çocuk odaları günümüzdeki yapılarla benzerlikler taşıyor. Dış görünümleri sade olan evlerin içleri zengin süslü fresklerle ve mimarı tarzıyla bugünle kıyaslanacak kadar gelişmiş ve milattan önce bir dönemi düşündüğünüzde insanı hayrete düşmekten alıkoyamıyor. Kıyın paraya ve girin derim!
En ama en sevdiğim kısım, tüm ziyaretçilerin önünde resim çektirmeden geçmediği (Clinton’ların Türkiye gezisini hatırlayın, ziyaret programına Efesi özel istekle ekletmişler. Haksızda değiller hani) işte bu meşhur
Celcus Kitaplığı. İki önemli caddenin (Küretler Caddesi ve Mermer Cadde'nin) birleştiği yerde bu harika kitaplık ve bence Efes'in en önemli anıtsal yapılarından biri… Celcus Kitaplığı, İmparator Hadrianus döneminin en belirgin özelliklerini yansıtıyormuş, kulağımdaki teypten yükselen ses böyle diyor. Gerçekten bu uyarıdan sonra etrafınızdaki diğer kalıntılara baktığınızda farkı fark etmemek mümkün değil. Bu yapı M.S. 105-107 yıllarında Efes'in Asya eyaleti prokonsülü Julius Celsus Polemeanus'un ölmesi üzerine, onun anısına oğlu Aquila tarafından mezar anıtı olarak yaptırılmış. Hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenen yapıda kitap ruloları, yapı içerisinde, duvarlardaki nişlerde saklanıyormuş. Cephesi 1970-1980 yılları arasında restore edilmiş.Rüya gibi bir yapı, belki içinizden deli diyeceksiniz ama, kapı girişindeki sütuna sarılmaktan kendimi alı koyamadım, yapı insanı içine çekiyor sanki.

St. Jean Kilisesi yapılma hikayesi ise oldukça önemli Hristiyan dünyası için o yüzden bence oldukça dini boyutta bir hikaye... Havarilerin Kudüs'ten kovulmalarından sonra, beraberinde Meryem Ana ile birlikte Efes'e gelen St. Jean, St. Paulus'un ölümünden sonra "Asya Havarisi" unvanıyla Efes kilisesinin başına geçmiş ve Hıristiyanlığı yayma faaliyetini sürdürmüş. St. Jean Kilisesi de anısına Bizans İmparatoru Büyük Justinianus tarafından inşa ettirilmiş. Ayrıca,döneminin en büyük yapılarından bir olan, altı kubbeli kilisenin merkezi kısmında, Hz. İsa'nın en sevdiği havarisi St. Jean'ın mezarı bulunmuştur. Kuzeyinde de hazine binası ve vaftizhane bulunuyor. O bölgeye giriş yasak, çünkü günümüzde de Hıristiyan alemi için en önemli ibadet yerlerinden biri, tüm dünyanın 4 bir yerinden gelen Hıristiyanlar buraya uğrayıp Meryem anaya çıktıklarında hacı olduklarına inanıyorlar. Allah kabul etsin, ne diyelim..